Hatice Özbay 34 Takipçi | 294 Takip
Kategorilerim

Okumak İstediklerim

deneme

Röportajlarım

Haber

Şiir

Ünlüler

Makale

Diğer İçeriklerim (62)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (34)

Aysel Gürel'in Son Röportajı

2009-07-13 18:00:00

 
 
 

Şarkıların Kadını Anne Aysel Gürel

Aysel Gürel ile yapılan son söyleşi oldu...

Bu röportajı Aysel Gürel’le yaptığımda son röportaj olacağına asla inanmazdım. Ne yazık ki sevgili Aysel Gürel’in son röportajı oldu.

Anne Aysel Gürel’i ve anneanne Aysel Gürel’i söyleşmek üzere, akşam saatlerinde, ekip arkadaşlarımla birlikte Mehtap Ar’ın Fulya’da ki evine konuk olduk. Bu röportaja canım arkadaşım Mehtap’ı da dâhil ettim.

Dudaklarında kırmızı ruju ve kırmızı çerçeveli gözlüklerinden taşan, gözlerindeki sımsıcak gülümsemesiyle Aysel Gürel karşımızdaydı. Samimi tavırlarıyla bizleri karşılayıp, kenara çekilen yemek masasının çevresine oturmamızı elleriyle işaret etti. Çünkü evin salonunda, Mehtap Ar’ın kurduğu ve yönettiği Art Tiyatro ekibi, “Arkadaş” isimli yeni oyunun provasını yapıyorlardı.

Mehtap Ar’ın tiyatro yaşamı, henüz beş, altı yaşlarında Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda “Kötü Tohum” ve “Karanlığın İçinden” oyunları ile başlar. Sonra Nejat Uygur, Tevfik Gelenbe, Üç Maymun Kabare çalıştığı bazı tiyatrolar olur. Çocukluk yılları; kulislerde, bekleme salonlarında ve sahnelerde geçer. Gençlik yıllarında TV dizileri,  sahne, sinema derken, en büyük ideallerinden olan Anadolu’da tiyatro yapma isteğini de sponsoru Sabancı Vakfı, sayesinde gerçekleştirir. İlkini 2007 yılında Anadolu turnesinde de sergiledikleri “Sevgi Emek İster” isimli oyunu toplamda da 84.680 kişiye ulaştırır.

Mehtap Ar ve tiyatro ekibi evin salonunda yaptıkları çalışmalarına bir müddet ara verdiklerinde sevgili Aysel Gürel’e; anne Aysel Gürel ve anneanne Aysel Gürel’i konuşmaya geldiğimizi söyledim.

O her zamanki sempatik gülümsemesiyle;“Ben çok cici bir kızdım, çok cici bir anne oldum. Ayrıca benim çocuklarımdan başka, garip bir şekilde kucakta taşınan sekiz aylık, on aylık henüz yürümemiş çocuklar bile, beni görünce gülüyorlar. Bunun hikmeti nedir, diye size sormuyorum, çünkü ben biliyorum. Benim korkunç sempatik bir yüzüm var. Bir de kırmızı gözlüklerim var ve bu onlara gülmeyi hatırlatıyor. Beni görüp de ağlayan bir çocuk görmedim. Yaş kompleksim yoktur... Geçen gün bir TV. Programına telefonla bağlandım, “Ben 120 yaşındayım!” dedim. “Yaş denen şey zaten izafi, rölatif bir şey. Yaş yok, diyorum ben. Sabahları uyanınca hala bir bebek gibi uyanıyorum. Geriniyorum, esniyorum, annem gelip ağzıma emzik verecek gibi bekliyorum. Sonra kalkıyorum çayımı yapıyorum.”

Bir zamanların divası, sahnelerin insanı, onca yoğunlukların arasında, “Aysel Gürel ne zaman ve nasıl evlendi?” diye sorduğumda, derin bir iç geçirip ekliyor; “Alt kültürün tesiriyle, bekâret muhafazası diye bir şey vardı. Baskı vardı yani, tahsil hayatım uzun sürdüğü için bekâretimizi muhafaza ettik. O günlerde ortaokul arkadaşlarım beni ziyarete gelirdi, yirmi iki, yirmi üç yaşlarındayım. Yanlarında da yetişkin kız, erkek çocuklar... “Aaa ben bunları hatırlamıyorum bunlar kardeşiniz mi?” diyorum, onlarda “Ne kardeşi, bunlar bizim çocuğumuz.’ demeye başladılar. O zaman işte “Ben galiba üreme için geç kalıyorum!” dedim, o sırada Küçük Sahne’de oynuyordum. Devamlı röportajlarım oluyordu. Resimli mecmularda kapak olarak çıkıyordum.” dedi.

Türkiye’de çok zor sanatçı yetişen günlerdi o günler değil mi?

Tabii. Muhsin Ertuğrul beni seçerek aldı. Küçük Sahne’ye tahsilli kızlar aranıyordu. Lale Oraloğlu, Altan Karındaş, yazar Firuzan birlikte başladık. Ankara’dan Heyecan Başaran gelmişti, Nuri Altınok ‘Fareler ve İnsanlar’ı oynadılar yarım sezon. Sonra biz ‘Kanlı Düğün’ ‘Lorka’ ile başladık. Sadri Alışık’ın da olduğu çok muazzam bir kadroyla… O aralar fuayemize gazeteciler doluşuyordu. Çok güzeldim, sürekli kapak çekiyorlardı.

Hala çok güzelsin…

Çok teşekkürler buna da inanıyorum. O ara bir gazeteciye takıldım, çok yakışıklı. Müjde’ye benziyor ama erkek düşün bıyıklısı. Tyron Power vardı o yıllarda, meşhur aktör Amerikan sinemasında, ona benzeyen. Gece Postası’nda çalışıyordu o zaman. Röportaj yapmıştı benimle. Bir gün Babıâli’den geçerken gazeteye girdim, “Vedat Bey burada mı?” dedim. Odasında dediler ve odasına çıkardılar beni. Oturdum karşısına ve “Benimle evlenir misin?” dedim ona... Dört ay kadar sözlü kaldıktan sonra evlendik. Ama teklif benden geldi. Ben de artık geç kalmadan, ürünlerimi çıkartayım dedim.  Ee yaş yirmi beşe gelmişti çünkü...

İsteyerek mi hamile kaldın?

O işlerde ihtisasım olmadığı için bilmeden hamile kaldım. Bir kadının sağlıklı çocuk doğurması için sınır otuz beş yaş. Sonrası arızalı doğumlar olabiliyor.

Kızların Müjde Ar ve Mehtap Ar’ı büyütürken eşinden ayrılmış bir anne, üstelik de sanat dünyasında başarılı bir anne olarak ne gibi zorluklar yaşadın?

Kız çocuklarım olduğu için çok dikkatli bir anneydim. Gerçi şimdi erkek çocukları da korumak, kollamak lazım… Bakıcı tuttuğum zaman mesela, yüz yaşında bir karı koca arıyordum. Herhangi bir tasallut olmasın diye. Eve döndüğüm zamanlarda, evdeki bakıcıları birbirlerinin omzuna yaslanmış uyuyorlar buluyordum. Yemeklerini yedirmişler, üstlerini örtmüş ve yatırmış oluyorlardı. Babam da vardı kontrol eden ama çok çok zorlandım. Sinirli zamanlarım oluyordu ve dövüyordum çocuklarımı ama şimdi çok yanlış buluyorum. Bir odunla masaya bile vurulamaz diye düşünüyorum, dayağın aleyhindeyim şimdi.

Hamilelik dönemlerinde sahneye çıkmaya devam ettin mi? Çocukların büyürken, ilk konuşmalarında, yürümelerinde hangi duyguları yaşadın?

Müjde’ye hamileyken Hamdi Eker Şehir Tiyatrosu’nda oynuyordum. Karnım iyice büyüdüğü zaman bıraktım, oyunda bitmişti zaten. Bir kaç yıl ara verdim oynamaya. Fatih’te ki evimizde çocukların kızamık hastalığı, çiçek hastalıkları ile uğraştım.

Elli yıl evvel, çalışan kadın olarak, anne olmak nasıldı?

Hata elli iki yıl önce, çok zor ama çok zordu.

Aysel Gürel hangi aşamalardan geçti?

Muazzam bir kültür aşamasından geçtim. Ben ailemin içinde, iki bin ciltlik bir kütüphane içinde emekledim ve ilk adımlarımı attım. Dört yaşında okuyor ve yazıyordum.

Entelektüel bir ailede büyümenden kaynaklanıyordu sanırım?

Tabi babam savcı, ağabeyim avukat, ablam yüksek fizikçi, onlar benden on üç, on beş yaş büyüktüler. Evde hep klasik batı müziği, operalar ve caz dinleniyordu. Böyle bir rahle-i tedrisat’tan geçtim. Dokuz yaşında bütün Arabî ve Farisi kelimeleri biliyordum mesela ‘layik’ demiyordum ‘laik’ diyordum. Yani Kaf ile Kâfin farkındaydım.

Şarkı sözü yazmaya ne zaman başladın?

Sekiz yaşımda. Çorum’daydık, babam bana bir kuzu aldı. Gezip dolaşan bu varlığın bir ismi olması lazım dedim ve ona Mido diye isim koydum. Annelerimiz bize ninni söylüyor, bu kuzunun niye ninnisi ve şarkısı olmasın dedim. Ona şarkı yaptım ve besteledim de. İlk sözüm ve bestemdir ‘Mido’.

Bu güne kadar devam eden çok başarılı söz yazarlığı sürecin var. Tiyatroyu ne zaman bıraktın?

Yıllarca çalıştım tiyatroda. Çocuklar büyümeye başladığı zaman, tekrar döndüm tiyatroya. Bu arada pek çok film çevirdim, dublaj yaptım radyofonik temsillerde. Hiç durmadan çalıştım çabaladım. Babamın şöyle bir lafı vardı; “Sabahleyin gün doğmadan üstünüze kalkın, dışarı çıkın iki kuruş da olsa, kazanın evinize öyle dönün.” derdi, ben de hiç durmadan çalıştım, kazandım. İş seçmedim, dublaj var dediler oraya gittim, radyofonik temsiller dediler oraya koştum. Tiyatro dediler tiyatroya gittim, film var dediler oraya gittim... O zamanlar meczur miktarda film çekiliyordu, şimdikinden çok fazla. Hatta ben para alayım diye, Ülkü Erakalın senaryosuna, benim için roller ilave ederdi. Yüz elli lira alıyordum, o zaman iyi paraydı.

Geçmişi konuşmaya devam edelim biraz daha; turneleriniz oluyordu, kızlarınla gitmek, ya da onları bırakmak zorunda kaldığında neler hissederdin?

Onları bıraktığım turneler oldu. Mesela İzmit’e kadar götürdüm onları, babamı da götürdüm. Muammer Karaca; ‘Niye getirdin bunları?’ dediğinde tekrar geri gönderdim ve üç ay hiç evime uğramadım.

Kaç yaşındaydılar?

Çok ufaktılar o zaman. Ama first majörümü kullandığım tiyatrolarda “Çocuklarım olmazsa gelmiyorum!” diyerek onları da alıp götürürdüm. Uzun otobüs yolculukları, saatlerce yollar...

Şu anda çocuklarımızı kontrol edebilme imkânlarına sahibiz.

O zaman evimizde telefon yoktu zaten arayamıyorduk. Ancak postaneye gidip çağrılı yapılabiliyordu.

Uzun zaman ayrı kalmak, haber alamamak üzüyor muydu?

Çıldırtıyordu, çıldırtıyordu, çok zordu.

Aysel Gürel’in anımsadığı bu gerçekle, hüzünlendiğini hissettim ve gözlerinde ki buğulanmayı da görünce konuyu değiştirme gereği duydum. “O günler geride kaldı artık torun sahibisin.” dediğimde, kırık bir ses tonuyla; “Torun evlattan bir milim daha fazla seviliyor galiba. Daha çok ihtiyacı olduğu için anneye.”  Torununa düşkün bir anneanne olduğunu hatta Mehtap turnede iken, onun evinde kaldığını bilsem de kendisinden duymak istedim.

Torunun Söz’e çocuklarından daha çok mu ilgi gösteriyorsun?

 Birazcık fazla...

Söz’e hiç fiske bile atmadın sanrım?

Nasıl atarım… Annesi de atmaz. O duygu yok artık içimde. O gençlikteymiş…

Diyor derinlerden gelen kısık bir ses tonuyla.

İşkence filmi gibi bir yaşamdı!

Yaşadıklarının etkisindeydin ve yalnız kadın olarak çocuk büyütmenin zorlukları da vardı sanırım.

Tabii çok... Ekmek kavgası içindeyken, ay şu kazancım da kesilecek korkusu yaşıyor insan.

Onları doyurmak için, o ekmeği kazanmak zorundaydın...

Ben uyurdum baygın, üstümden basarak geçerlerdi. Çocuk bilmiyorlar tabii... Kalkardım döverdim, tekrar bayılır uyurdum. İşkence filmi gibi bir yaşamdı.

Anne, anneanne Aysel Gürel olarak bu günkü annelere neler öğütlersin?

Benim annem, diplomalı belediye ebesiydi. Yarı doktor kadar bilgiliydi. Dr. Besim Ömer Paşa’nın ebe okulundan mezun olmuştu. Ondan dinlediğim şeyler var: Bazı anne doğum anında bacaklarını sıkıştırıyor ve bebeği boğuyor öldürüyor. Bazı anne götürüp bir yere atıyor çöp gibi. Bazı anne evde işlem yapıyor, bıçaklıyor, iple boğuyor. Kendini anne gibi, benim gibi büyük bir savaş vereceğini kabul etmeden, hiç bir kadın çocuk doğurmasın katiyen.

Annelik ömür boyu…

Anneanne de kabul etsin ki, kızım çocuk doğuracak ve bakacağız diye. Maddi, manevi tüm külfeti yükleneceklerini kabul etsinler. Zevk için çocuk doğurulmaz. Koruyucular var artık…

Doğum kontrolü olmalı diyorsun!

Olmalı, kati olarak olmalı. Hatta anne ve babanın psikolojik durumları, tıp tarafından tetkik edilmeden çocuk yapmasına da izin verilmemeli.

Çok önemli bir konuya değiniyor; ‘Anne ve baba çocuk doğurmak için hazır olmalı’ diyorsun.

Evet, hazır olmalı ve doktor raporu olmalı. Bedenen ve ruhen...

Söyleminin çok kesin ve keskin olduğunu söyledim. O, gözlerimin içine bakarak,“Keskin ama doğru. Bıçak gibi düşün, en keskini en güzel... Böceklere hakaret olmasın diye böcek örneği vermek istemiyorum. Bir anlık zevk için, bir ömür acı çekecek ürünler çıkarmasınlar. Buna tıp müdahale etsin diyorum.”

Mehtap’ın çoğunlukla yanındasın…

Çoğunlukla değil, gerektiğinde yanında oluyorum.

Provaların arasında, bir yandan da bizimle çekilecek fotoğrafları için hazırlıklarını tamamlayan Mehtap yanımıza geldi. “Sen neler yapıyorsun Mehtap?” dediğimde O, her zaman ki heyecan ve coşkunluğuyla; “Yeni oyunu hazırladık, amaç ulaşılamamış yerlere de gitmek. Sabancı Vakfı sponsorluğunda ulaşılmadık köy bırakmayacağız. Anadolu’da insan olduğumu anladım. Saygı, sevgi ve insanlık... Kars’ın Digor İlçesi yağmur, fırtına, köy çocukları... Orada kültür merkezi filan yok. Bir yemekhane bulduk. İlçe Milli Eğitim Müdürü ile birlikte yemekhaneyi temizledik, dekor kurduk, ışık kurduk, köyden gelen çocuklara oynadık. Bizim oraya gidiş tarihimiz yaklaşmadan on beş gün önce çocuklarda geri sayım başlamış.  On dört gün kaldı, on gün kaldı, diye korkunç bir heyecan ve korkunç bir paylaşım başlatmışız. Çok duygulu anlar geçirdim, herkesin oralara gidip, çocuklara dokunması gerekir diyorum. Yapılacak çok iş var, belki ileride oralardan geleceğin tiyatrocuları da çıkabilir diye düşünüyorum.” Bir solukta çıktı bu cümleler Mehtap’ın ağzından.

Bunlar senin ideallerin arsındaydı dediğimde; bunun bir başlangıç olduğunu ve küçük şeyler yaptıklarını daha geniş zamanlara yayılması gerektiğini vurgulayarak yeni gelişmeleri aktarmaya başladı.“Sabancı Vakfı ile karar aldık.  Tabi bu gözlemlerle de ilgili. Muğla’nın köyünde de, Rize’nin köyünde de tiyatroya gidemeyen var. Şimdiki projemiz, Türkiye’de ayak basılmadık il, ilçe, köy bırakmadan tiyatroyu götürmek istiyoruz. Yeni oyunumuz “Arkadaş” ile Nisan ayından itibaren yine gezeceğiz.”

Yeni oyununuz Arkadaş’ın şarkı sözlerini de Aysel’ mi yazdı?

M.A.Bu oyunumuzun sözlerini de annem yazdı. Hep aynı şeyi söylüyorum ama gerçekten her eve bir Aysel Gürel lazım. Dünyanın en müthiş kadınıdır annem. En zor anlarımda yanımda… Ben hala çocukluk yapıyorum ama o anne olarak hala koruma, kollama içgüdüsüyle yanımda.

Siz turnedeyken, oğlun Söz’ün yanında annen mi kalıyor?

M.A.Evet, annem bizi babasız büyüttüğü için, hem anne oldu, hem baba... Elli yaşıma geldim şöyle bir koruyup kollamasın, artık diyorum ama yok… Günde dört beş kez konuşmazsak özlüyoruz birbirimizi. Bazen eve geliyorum yorgun argın. Aniden içimde bir boşluk hissediyorum. Annemle konuşmadım diyorum hemen. Ameliyattan çıktığımda bile narkozlu halimle “Anneme haber verin” demişim. ‘Ağlarsa anam ağlar’ lafı da herhalde buradan geliyor. Biliyorsun ki gömülürken de anne adıyla gömülürsün. Babayı anne bilir...

“Ama ben babanızı kati olarak biliyorum sizin.” diyor, oturduğu yerden kalkarak bize yaklaşan Aysel Gürel. Mehtap’ın durmaksızın süren çalışmaları sırasında oğlu Söz ile olan ilişkilerini nasıl düzenlediğini de doğrusu merak ettim.

Söz ile ilişkilerini nasıl düzenliyorsun?

M.A.Söz, muhteşem, çok olgun, korkunç dengeli bir çocuk oldu ve bu dengeyi ablam sağlıyor. Teyze anne yarısıdır lafı tam oturuyor bu ilişkide. Söz’ün üzerinde, Ablamın ve Ercan Bey’in de bir baba modeli olarak çok emeği var. Eniştem, oğlum Söz için müthiş doğru bir model.

Şu sıralar ne yapıyor Söz?

M.A.Üniversiteye hazırlanıyor, “Aşçı olacağım” diyor, biz de destekliyoruz. Çok sağlıklı besleniyor. Bu ablamdan gelen programla ilgili tabii. Ben zeytinyağı yemeye onunla başladım. Oğlum diyor ki; “Anne bu sağlıklı, bunu yemelisin…” Ben bir anne olarak oğlumdan çok şey öğreniyorum. Birbirimizden çok şey öğrenen iyi bir aileyiz... Söz, hepimizi çok başarılı bir şekilde idare ediyor.

Hem çalışan bir kadın, hem de çocuğunu babasız büyütmek zorunda kalan annesin, zorlandığın zamanlar oluyor mu?

M.A.Ercan Bey, baba boşluğunu kapatıyor. Biz, Söz kadar şanslı değildik. O dönemin ekonomik şartları çok zordu, biz tek göz oda da büyüdük. Söz bizden çok avantajlı, hem ekonomik açıdan, hem de önünde iyi bir baba modeli var. Biz Aysel’i model aldık.

“Benim çocuklarım güçlü, hem de her bakımdan çok güçlü...”diyor Aysel gururla... Mehtap da sözüne kaldığı yerden içtenlikle devam ediyor.

M.A.Haticeciğim, şimdinin şartlarıyla, elli yıl öncenin şartları çok farklı. O zaman Bir kadın boşanacak iki çocukla... Yok, canım, ne münasebet... Şimdi anne baba bile gerekirse; “Aman olmadı... Haydi, yürü gel başkasına bakalım...”  diyebiliyor. O dönem, bir şeyleri yırtmaktı. Bizim ailede bu yırtıcılık var. Ablam Müjde Ar da, Türk sinemasında, tüm kuralları yıkarak, geçerek bir numara olmuştur. Stardır… Ablamdan sonra da star gelemiyor. Ben de aileye yakışır bir şekilde mesleğimi yapıyorum.

Söz, sanat ve show dünyasının içerisinde olmayacak gibi görünüyor. Söz’ü, meslek seçiminde yönlendiriyor musun?

M.A.İlkokula giderken itfaiyeci olacaktı, şimdi aşçı, devamlı değişiyor. Ben de eczacı olacaktım mesela.

Söz’ün meslek seçiminde yönlendirici olmayı istemiyor musun?

M.A.O neyi seçerse seçsin, kendi seçimiyle başarılı olacağına inanıyorum. Alt yapısı çok sağlam ve çok olgun...

Şu anda neler yapıyorsun, yeni oyun hazırlıkları nasıl gidiyor?

M.A.Günde yirmi saat çalışıyorum. Günün yirmi dört saat değil, kırk saat olması gerekiyor bana göre. Yani yetmiyor zaman...

H. Ö. Bu enerjiyi nereden buluyorsun?

M.A.Aysel’den... Bu deli enerji annemden geliyor. Çalıştıkça daha çalışayım, daha çok çalışayım. Bu arada anne olarak görevlerimi mümkün olduğunca yerine getirmeye de çalışıyorum. Sağlıklı olmak ve çalışabilmek çok önemli…

Üretimin içerisinde olmak seni mutlu kılıyor yani!

M.A. İnsanların içinde olmak, hayata karışmak, bilhassa çocuklara dokunmak çok mutlu ediyor. Çocuklar temiz, saf, çıkarsız sarıp sarmalıyorlar. Çocuklar dünyanın en güzel varlıkları. İçimizde ki çocuğu yaşatmakta çok önemli…

Mehtap duraksamadan konuşurken Aysel Gürel, “Gurur duyuyorum seninle kızım.” diyor ve sevgiyle bakıyordu.  Mehtap Ar yıllardır ideallerinin peşinden yürüdü. Yıllarca İstanbul’un varoşlarında, “Benim Arkadaşım Yok”, “Biz Çocuğuz”, “Bir Arkadaş Aranıyor”, “Bir Şans Ver”, “Sokakta Bir Gün”, “Bizimle Oynar mısın” adlı oyunları sahneledi.  Mehtap, “Ölünceye dek tiyatro yapacağım”diyor annesine bakarak.  “Şarkıların annesi, canım annem Aysel Gürel iyi ki varsın. Ben de seninle gurur duyuyorum anneciğim.”Yanıtını vermekte gecikmeden…

M.A:İstanbul da, hafta beş gün ilköğretime tiyatro yapıyoruz, Anadolu’ya gidiyoruz diye bunu ihmal etmiyoruz. Yine İstanbul’un kırsal kesiminde tabi… Günde 24 saat çalışıyoruz. Provalarımızı bile evde yapıyoruz. Çok özel şartlarda bu işi yapmaya çalışıyoruz. Bir kamyonetimiz var, bir de annemin aldığı araba…  Ekibimiz sekiz kişi, hepimiz arabaya sığamıyoruz, arabaya kura ile biniyoruz. İstanbul’da ki okullarda bile çocuklar yanımıza gelip, (Biz onlara çocuk demiyoruz aslında onlar bizim arkadaşlarımız) “Ben dün gece heyecandan uyuyamadım” diyorlar. İstanbul’da bile tiyatroyu bilmeyen çok çocuğa ulaştık, sponsorumuz sayesinde.

A. G:Hayatımın en duygulu anlarından biridir. Beyoğlu’nda gidiyordum on yaşlarında bir erkek çocuğu annesini dürttü, ‘Anne anne bak, Mehtap Ar’ın annesi geçiyor.’ dedi.

M.A: Annem burada çok mütevazı davranıyor. Bu belki bir tek kez olmuştur. Ben yıllardır Aysel Gürel’in kızı, Müjde Ar’ın kız kardeşi olmaktan hep mutlu oldum. Ailemle gurur duyuyorum. Ama şunu da söylemeliyim; bu tiyatro sayesinde ilköğretim çağında 200 bine yakın arkadaşım oldu. Bu bir şöhretse, ben geç yakaladım. Ama iyi bir yerden yakaladım. ‘Sevgi Emek İster’ oyunu ile Anadolu’ya açıldık, daha yüz binler arkadaşımız olacak. Bu oyuna ve bana Aysel Gürel’in katkısı çok büyük. Bu oyunu yazan Nuray Öykü Büyücek, yöneten Osman Gidişoğlu, tüm şarkı sözleri Aysel Gürel’e ait. Her yıl yeni bir oyun sergileyen, Mehtap Ar Tiyatrosu’nun, dekoru, ışığı, sevkıyatı, matbaa masrafları oldukça ağır geliyordu. Bunun için sponsor desteği şarttı. Şimdi heyecandan uyku uyuyamıyorum. Anadolu ile buluşacağız ve onlara dokunacağız, onların belleklerinde kalacağız, diye çok keyifleniyorum.

Artistin kızları

“Sen ideallerinin peşinden koştun Mehtap ve işte yakaladın” dediğimde, sevgili Aysel, dalgalanan anılar denizinden aktarmaya başladı.

A.G: Bunlar küçük çocuklarken pataklıyor ve güzel insan olun diyordum. O zaman anlamıyorlardı “Anne biz güzel insan değil miyiz?” diyorlardı. Güzel insan nasıl olunur? Diye yavaş yavaş anlatmaya başladım.”

M.A: Düşünsene elli yıl önce… Üstelik de Fatih semtinde, iki çocuklu dul bir kadın olmak ne zordu… Fatih doğumluyum ve tüm çocukluğum Fatih’te geçti. Fatih Kız Lisesi’nde, Ahmet Rasim Ortaokulu kapılarında insanlar bize artistin kızları derlerdi. Uzaylı gibi bakarlardı.”

Ben sustum artık soru sormuyor sevgili Aysel ve Mehtap’ı dinliyordum. Aysel anlatmaya devam etti.“O yıllarda okullardan Fransız sistemi kalktı, Amerikan sistemi konuldu. Ben Babıâli’ye gittim, o zaman ayağımda ayakkabı bile yoktu. Kitapevlerini birer birer dolaştım, çünkü sistem şöyleydi: ‘Kendin araştır,  kendin öğren.’ Babıâli’den kitaplar topladım. Topladığım bu kitaplarla Fatih’te Nişancı Mehmet Paşa ilkokulunda ilk kütüphaneyi kurdum. Çocuklarıma güzel insan olmanın ilk adımını böyle atabiliriz diye enjekte ettim. Ben daha o kütüphaneyi kurmadan önce, “Mehtap Ar’ın annesi gelsin” diye okuldan çağırdılar. Korktum, cam mı kırdı? Birini mi dövdü? Meğer imtihan neticeleri belli olmuş. Merak etmişler… Ben de sordum ‘Bir vukuat mı var?’ dedim. ‘Hayır, biz aileyi tanımak istedik’ dediler. ‘Niçin?’ dedim, çünkü ‘Fatih İlçesi’nde ilkokullar arasında 100 puan üzerinden 100 alan tek çocuk Mehtap Ar’  dediler. İkinciler ancak 35 puan alabilmişler. Aile üç kişilik zaten, ikisi orada okuyor, birde ben.”

Derin bir ah çekti Aysel!

“Ne Kavgam Bitti, Ne Sevdam” isimli şarkıyla, 2006 yılında, Kültür Bakanlığı, MESAM bandrol bildirimi ile en çok gelir getiren eserler listesinde birinci sırada yer almış. Ayrıca Aysel Gürel, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü doktora öğrencisi, araştırma görevlisi Veysel Öztürk tarafından “tez” konusu olurda bunu iki satır sormamak ve yazmamak olmaz diye düşündüm.

Her ne kadar Aysel Gürel’i ve 60 yıllık sanat yaşamını anlatmak ya da yazmak bu satırlara sığmasa da paylaşmak istedim.

Boğaziçi Üniversitesi Sabahattin Ali yarışmasında ‘Ben Şair Aysel Gürel Nasılım?’ başlığıyla tez konusu olmuşsun.

A.G: Evet bu sene Boğaziçi Üniversitesi’nde Sabahattin Ali yarışmasında Araştırma Görevlisi Veysel Öztürk’ün tezi birinci oluyor ve konusu“Ben Şair Aysel Gürel, Nasılım?” Üniversitelerde ders olarak anlatıyorlar beni. Bu çok güzel tabi… Benim şiirim “Firuze” ile Dıranas’ın “Fahriye Abla”sını ve Turgut Uyar’ın “Yalnız Dürdanecik”ini, satır satır, harf harf karşılaştırmış. Ve sonunda şunu yazmış Veysel Öztürk, “Şairin bir kaderi varsa ve bu kader daha çok gönüllü bir sürgünlükse Aysel Gürel’in patlayan flaşlar ve sürekli gülümseyen yüzünün arkasında bir şairin sürgünlüğünün olduğu açık. Görünüşün çok şey, kimi zaman “her şey” olduğu bir toplumda şiir sevenlerin kıymet verdiği sürgünlük halinin kendisini görünüşün ötesinde de gösterebileceğini görmemiz gerekiyor…”  “…Bir yandan da Ayselimiz Gürelimiz’in pastel saçları, ağır makyajı, pembe gözlükleri ve püsküllü kıyafetleriyle objektiflere fırlattığı o “cartlak” bakışı anımsayın. İlk resimlerle son resim arsında aslında “şairlik” bakımından o kadar büyük bir fark yok. Şimdi bu ülkede İsmet Özel şairde Aysel Gürel Değil mi?” Ben Aysel Gürel olarak bunu söylemek zorundayım, bunları ben yazmadım, bu ödül alan bir tez konusu. Bunları Veysel Öztürk yazdı.”

 90’lı yıllara damgasını vuran “Firuze, Sen Ağlama” gibi şarkıları ve onların söz yazarı Aysel Gürel’i bilmeyen var mıdır aramızda. Ben yıllarca kızım Aslı Gökçe’den Ünzile’yi ağlayarak dinledim. Bu nasıl bir duygu yoğunluğudur. Öğreniyorum ki yine Selda Bağcan’ın 20 yıl kadar önce seslendirdiği “Zilleri Taktı, Çıkı Çıkı Yaptı” isimli parça, Ersan Başbuğ tarafından yeniden seslendiriliyor.

Mehtap’a Aysel Gürel’in kızı olmanın nasıl bir duygu olduğunu sorduğumda; Duraksamadan yanıtladı.“Ben böyle bir annenin, Aysel Gürel’in kızı olmaktan çok mutluyum, bu günlere gelmemize neden olan annemizdir. Bize öncelikle dürüst olmayı öğretti. Mahalledeki kızlar hep ders çalışmaya gidiyoruz diye muhallebiciye giderlerdi. Biz bir kez bile muhallebiciye gidemedik. Bizim böyle isteklerimiz de olmadı. Bizi ilk kez diskoteğe bile annem götürdü. Merak etmeyin bunları, önce benden öğrenin dedi. Annem muhteşem bir kadın ve iyi ki var. Ve ben iyi ki, Aysel Gürel’in kızıyım. Her eve bir Aysel’in gerektiğini düşünüyorum.”

Söyleşi boyunca Aysel Gürel, şair ustalığı ve inceliğiyle kızlarını ve hatta torunu Söz’ü gönülden destekliyor ve onların yanında olduğunu her kelimesiyle hissettiriyordu.

Sevgili Aysel Gürel’e teşekkür ediyor, Mehtap’a yolun açık olsun diyoruz Anadolu’da. Tut ellerini çocukların, dokun onlara bizim içinde... Enerjin hiç bitmesin, geçir yüksek enerjini Anadolu’daki tüm çocuklara.

 

 

 

 

2822
0
0
Yorum Yaz